“İçli köfteye ne kadar kitel konur” konusundaki yazımızı okuduğunuz için teşekkür ederiz. Naturaltv olarak sizlere her zaman kaliteli içerik sunmaya devam edeceğiz.
İçli Köfteye Ne Kadar Kitel Konur? Kayseri’de Bir Mutfağın İçinde Kalan Hatıra
Okumaya Değer: İçli köftenin hamuruna ne konur ?
Bugün “İçli köfteye ne kadar kitel konur” konusunu daha yakından inceleyerek merak edilen detaylara değineceğiz.
Kayseri’nin soğuğunda başlayan bir akşam
Kayseri’nin kışı her zaman biraz sert gelir. Rüzgâr, apartman boşluklarından içeri sızarken insanın içini de yoklar sanki. O akşam mutfakta tek başımaydım. Annem şehir dışındaydı, ev sessizdi ve ben uzun zamandır ertelediğim bir şeyi yapmaya karar vermiştim: içli köfte.
Ama aslında mesele yemek yapmak değildi. Bunu içten içe biliyordum. Ocağın üstünde kaynayan suyun sesi bile bana bir şeyler hatırlatıyordu. Çocukluğumu. Annemin elinin hızını. Ve en çok da anneannemin “ölçü göz kararıdır ama kitelini fazla kaçırma, yoksa köfte taş gibi olur” deyişini.
İşte tam o anda aklıma takılan soru zihnimde dönmeye başladı:
İçli köfteye ne kadar kitel konur?
Bunu Google’a yazmadım. Yazamazdım. Çünkü bazı soruların cevabı internette değil, insanın içinde saklıydı.
Kitelin anlamı, unun ötesinde bir şey
Kitel… Bulgurun ince çekilmiş hali. Ama benim için sadece bir malzeme değil. Çocukluğumun sesi gibi. Annemin büyük leğende bulguru ıslatıp, üzerine sıcak su gezdirdiği o anlar geliyor gözümün önüne.
Ben mutfağa girince sanki zaman geriye sarılıyor.
Anneannem hep şöyle derdi:
“Bir kilo kıymaya bir avuç fazla kitel koyarsan hamur sertleşir, az koyarsan dağılır.”
Ama o “bir avuç” neydi?
Elimi kitelin içine daldırdığımda parmaklarım arasında kalan o ince taneler bana hep belirsizlik gibi gelirdi. Ne az ne fazla… Hayat gibi.
Kayseri mutfağında büyüyen bir genç olarak içimde kalanlar
Ben 25 yaşındayım. Kayseri’de büyüdüm. Burada yemek sadece yemek değildir; bir hatıradır, bir gelenektir, bazen de insanın geçmişiyle kavga etme biçimidir.
İçli köfte yapmaya çalışırken aslında kendimle uğraştığımı fark ettim.
Çünkü son zamanlarda hiçbir şeyi “doğru ölçüde” yapamıyormuşum gibi hissediyorum. Ne ilişkiler, ne kararlar, ne de hayatın kendisi.
Kitel bile bana bunu hatırlatıyordu.
“Ne kadar koymalıyım?”
Bu basit soru bile içimde bir eksiklik duygusu yaratıyordu.
Mutfağın içinde bir hatıra beliriyor
Annemi aramak istedim. Ama aramadım. Onun yerine telefonu masanın üzerine bıraktım ve köfte harcına baktım.
Kıyma hazırdı. Soğan doğranmıştı. Baharatlar sırayla dizilmişti. Ama kitel hâlâ paketin içinde duruyordu.
Tam o anda bir sahne geldi aklıma.
Küçüktüm. Anneannemin evindeydik. Büyük bakır tepsi mutfağın ortasında duruyordu. Kadınlar konuşuyor, gülüyor, bir yandan da içli köfte yoğuruyordu.
Ben kenarda oturmuş onları izliyordum.
Anneannem bana dönüp:
“Gel bakalım, sen de kiteli koy” demişti.
Elime bir avuç kitel vermişti. O an kendimi önemli hissetmiştim. Sanki bütün yemeğin kaderi benim elimdeydi.
Ama döktüğümde fazla olmuştu.
Herkes gülmüştü.
Anneannem bile.
Ama o gülüşte bir kırgınlık yoktu. Tam tersine bir öğretme hali vardı.
“Bak,” demişti, “işte şimdi fazla oldu. İçli köfteye ne kadar kitel konur diye sorarsan, cevabı elinde tutmayı öğrenirsin.”
O an anlamamıştım.
Şimdi anlıyorum.
Bugün mutfakta aynı hata ile yüzleşmek
Paketi açtım.
Kitel avucumun içine aktı.
Soğuk, kuru ve biraz da uzak bir hissi vardı. Sanki bana yabancıydı. Sanki yıllardır görmediğim bir arkadaşımın yüzü gibi.
Bir avuç aldım.
Sonra durdum.
“Bu yeter mi?”
İçimdeki ses “az” dedi. Başka bir ses “fazla koy, hatırlarsın o günleri” dedi.
İşte o an duygularım karıştı.
Hayal kırıklığı hissettim. Çünkü bu kadar basit bir şeyi bile bilmiyor olmam bana ağır geldi.
Heyecan hissettim. Çünkü belki de doğru oranı bulursam, o eski günlere geri dönecektim.
Ve en çok da umut hissettim. Çünkü mutfakta hâlâ öğrenilecek bir şey vardı.
Ölçüyle duygular arasında sıkışmak
Kiteli ekledim.
Ama yavaş yavaş.
Her ekleyişimde harcın kıvamı değişiyordu. Ellerim yoğurdukça içimde de bir şeyler yoğruluyordu sanki.
Köfte sertleştiğinde içim sıkıştı.
Yumuşadığında rahatladım.
Bu sadece yemek değildi.
Bu, kontrol etmeye çalıştığım hayatın küçük bir modeli gibiydi.
“İçli köfteye ne kadar kitel konur?” sorusu artık bir tarif sorusu olmaktan çıkmıştı. Bir yön arayışına dönüşmüştü.
Gece ilerlerken mutfağın sessizliği
Saat ilerliyordu. Ev daha da sessizleşmişti. Sadece yoğurduğum harcın sesi vardı.
Elim yorulmuştu ama bırakmak istemedim.
Çünkü bırakırsam, sanki bir şey eksik kalacaktı.
O sırada telefonum çaldı.
Annemdi.
Açtım.
“Ne yapıyorsun?” dedi.
Bir an sustum.
Sonra dedim ki:
“İçli köfte yapıyorum.”
Sesinde bir gülümseme hissettim.
“Kiteli koydun mu?”
İşte o an boğazım düğümlendi.
“Evet,” dedim, “ama ne kadar koymam gerektiğini bilmiyorum.”
Kısa bir sessizlik oldu.
Sonra annem şöyle dedi:
“Doğru ölçü yok. Elin alıştıkça anlarsın. Ama içini fazla koyarsan, hayat sert olur. Az koyarsan dağılır.”
Telefon kapandıktan sonra uzun süre olduğum yerde kaldım.
İçli köftenin içiyle yüzleşmek
Köfteleri şekillendirmeye başladım.
Her biri farklıydı.
Bazısı çatladı.
Bazısı pürüzsüz oldu.
Bazısı ise elimde dağıldı.
Ama ilginç olan şuydu: hiçbirine kızmadım.
Çünkü artık biliyordum.
Bu iş mükemmel olmakla ilgili değildi.
Bu iş, denemekle ilgiliydi.
Kitel miktarı bile artık bir sayı değildi benim için. Bir his olmuştu.
Kendimi bulduğum yer mutfak oldu
O gece içli köfteleri pişirdim.
Kokusu eve yayıldı.
Ama asıl değişen şey yemek değil, bendim.
O soruyu artık başka bir yerden soruyordum:
“Hayatta ne kadarını koymalıyım ki dağılmayayım ama taş gibi de olmayayım?”
Cevap basit değildi.
Ama belki de olması gerekmiyordu.
Çünkü bazen cevap, mutfağın içinde pişen bir tepside saklı olur.
Son bir bakış ve içimde kalan sıcaklık
Köfteler hazır olduğunda bir tanesini kırdım.
İçi akıyordu.
Tam olması gerektiği gibi.
O an içimde garip bir huzur oldu.
Hayal kırıklığım geçmişti.
Heyecanım kalmıştı.
Ve umut… o hiç gitmemişti.
Çünkü artık biliyordum:
İçli köfteye ne kadar kitel konur sorusunun tek bir cevabı yoktu.
Ama doğru his vardı.
Ve ben o hissi ilk kez yakalamıştım.